YULİA
Biraz daha param olsaydı var ya, dedi Necati. Ah be. Masaya vurdu. Öyle abi, dedim. Her şey para. Garson biraz meze koydu masaya. Bu kız sana gelmez, diyor Necati. Bozuk bir ses. Her olumsuz konuşmasının sonunda cık ediyor. Uzaktan bakışıyoruz ara sıra. Uzakta, zengin bir adamın masasında oturuyor. Kırmızı örtülü bir masada. Sarı kaşları biraz daha incelmişti, ip gibi. Yüzü berrak, beyaz. Üstünde mavi bir elbise. Şişeler açılıyor masalarda. Yanık bir türkü yükseliyor. Cıvıltılı ışıklar. Loş, ılık bir hava
Biraz daha param olsaydı var ya, dedi Necati. Ah be. Masaya vurdu. Öyle abi, dedim. Her şey para.
Garson biraz meze koydu masaya. Bu kız sana gelmez, diyor Necati. Bozuk bir ses. Her olumsuz konuşmasının sonunda cık ediyor. Uzaktan bakışıyoruz ara sıra. Uzakta, zengin bir adamın masasında oturuyor. Kırmızı örtülü bir masada. Sarı kaşları biraz daha incelmişti, ip gibi. Yüzü berrak, beyaz. Üstünde mavi bir elbise. Şişeler açılıyor masalarda. Yanık bir türkü yükseliyor. Cıvıltılı ışıklar. Loş, ılık bir hava. Cık.
Borcum bitmedi daha abi, dedim. Bu gidişle batarım. Rakıdan bir yudum aldım. “Herkesin durumu kötü bu aralar,” dedi. Gözleri masadaydı. Sonra bana baktı çakal bakışlarla.
“Kızı gözünle soydun ulan,” dedi Necati. Masanın arkalığına asılı deri ceketinin cebinden henüz açılmamış sigara paketini çıkardı. “Yok be abi,” dedim. “Şöyle biriyle evlendiğini düşünsene.” Güldü. Gülüşündeki o acıma duygusunu hissettim.
Masaya yumruğu indirdim. “Bana da Balıkçı Hasan demesinler.” Rusya kadar soğuktu bakışları kızın. Sertti. Parlak omuzlarında tatlı bir yuvarlaklık. Necati, rakı bardağını tokuşturmadan dikiyor. Yulia güldüğünde çocuksu bir tatlılık yayılıyordu yüzüne. Gözleri yuvarlaktı. Sağ tarafta birkaç kadın dans ediyordu. Bütün bakışlar onlardaydı. Bense gözlerimi Yulia’dan ayıramıyordum.
“Deli bu kız,” dedi Necati. “Bulaşma.” Hıçkırdı. Birer sigara yaktık.
“O adamı öldürmeliydim,” dedim. Sesim balgamın içinde boğuluyordu. Dirseklerim masada. Rakı bardağının dibi masaya bakan alnımın hizasından sarkıyor. Biraz daha gevşetirsem bardak düşecek. “Bana bak,” dedi Necati. Sesinde keskin bir ifade. Bir sigara yaktığını duydum. Beyaz gömleğimin bir kısmı kot pantolonumun dışına çıkmıştı.
“Bana bak.” Kafamı kaldırıp baktım. Gözleri kızarmış, parlıyordu. “Hapislerde çürürsün,” dedi. Ağzından duman çıkıyor. Tehdit eden, sarhoş bir sesle. İri elini ağzına yapıştırıp bir gözünü kısarak sigaradan çekti bir daha.
Gözüm ona çarpıyor. Necati’nin arkasına denk geliyorlar. Yulia, o zengin adamın gözlerinin içine bakarak o soğuk iklimden çıkma sert yüzünü yumuşatıyor. Neşeli bir ifade. İçimi bir ateş sarıyor o zaman. Necati başını çevirip bakıyor onlara. “Unut gitsin. O kız buraya ait.”
“Sen önce borcunu öde,” dedi. Bir parça kavunun ardından ağzına peynir attı. Kavun tatlıydı. Bardakları dolduruyorum bir daha. “Haklısın abi, unutamıyorum ama,” dedim. Güldü. Gözlerinin yanları kırışıyordu. “Senin gibi kaç kişi vurgun o kadına. Baksana etrafına. Ulan ben de vurgunum.” Şöyle bir baktım. Kır şakakları terliydi. “Ayıp ediyorsun abi,” dedim. Şaka mı yapıyordu, ciddi miydi? Alnındaki teri silerek güldü. “Hadi kaldır bardağını,” dedi. Şıngırtı.
Kısa boylu zengin adamın saçları önden dökülmüştü. Gözlüklüydü. Kaşları çatık. Uzun zaman sonra deri ceketini omzuna atıp çıktı sarhoş adımlarla. El ettim Yulia’ya. Birkaç kişi daha elini kaldırmıştı. Beni gördü. Yulia’nın eli ayva göbeğinde. Topuklu küçük ayakkabıları eğile büküle tuvalete doğru uzaklaştı. Daracık sırtında parlak bir kırmızı ceket.
Klarnet sesine eşlik ediyor Necati. Gözleri kapalı, mırıldıyor. “Şerefe,” dedi sonra. “Kız çıkmadı abi,” dedim. Suratıma bön bön baktı. “Kız diyorum, tuvalete girdi. Çıkmadı.” Elini savurdu. “Siktir et,” dedi. Kaşları yukarı çıktı. Dirsekleri masada. Başı önde. İyice sarhoştu.
“Şu işi bir kıvırırsam,” dedi, “köşeyi dönerim.” Bardağı dikti. Sustum. Ne işinden bahsediyor diye düşünürken, “Borsa işi,” dedi. “Yoksa…” diye ekledi ama lafını bitirmedi. Bitirmekten korkuyordu sanki.
“Geliyor,” dedim. Necati başını çevirdi. Yulia’nın ince, parlak bacakları bize doğru geliyordu. Mavi, iri bakışları insanın ruhunu dinlendiriyordu.
“Merhaba balıkçı,” dedi. Daha masamıza birkaç adım uzakken. Sesi çınlıyordu. R sesine bastırarak konuşuyor, altını çize çize. Sert yüzü yumuşuyor. Omzundaki kırmızı kısa ceketi sandalyenin arkalığına bıraktı.
“Merhaba,” dedim. “Arkadaşın mı bu?” dedi. Necati’yi başıyla işaret etti. Başımla onaylayıp “Evet,” dedim. Heyecandan tek kelimeyle cevap veriyordum. İkinci bir kelime çıkmıyordu ağzımdan. “Necati,” dedim. İşaret ettim. “Otursana.”
Saat gece yarısını geçmişti. Klarnet acı acı ötüyor. Baygın bir koku. Sarhoş konuşmalar. Sesler. Kadınların ayıp yerlerinde gezinen eller. Garsonlar hiç dinlenmiyor. Bardaklar dolup boşalıyor sürekli. Meze. Klarnet. Türkü. Koku. Bardak şakırtısı. Alkışlar. Ter. Sarhoş ağızlar. Sigara. Balık.
Balığı kılçıklarından çatalla ayırıyorum. “Sen buraya nasıl düştün?” dedim. Yulia, bir yudum içip sessizce döndü bana. Necati bizi izliyordu. Yan yanaydık. “Ne düşmesi,” dedi. Yüzü soğudu bir an. “İşim bu.” Öfkeli bir ses. Dönüp baktım. Sarı ipek saçları alnından başlayan bir kavisle omuzlarına iniyordu. Tatlı bir parfüm kokusu yayılıyordu terli bedeninden. Buram buram. Burnuna dokundu. “İstersem şimdi çıkar giderim.” Bu sözüme gücenmişti besbelli.
“Bakma sen buna,” dedi Necati. Boğuk bir ses. “Kadınların dilinden anlamaz pek.” Sırıttı. Mahcup oldum. “Ee abi, senin borsa işi ne oldu?” Konuyu değiştirmeye çalıştığımı anlayınca kahkahayı bastı Necati. Sonra yüzüne borsanın ağırlığı çöktü. Düşünceler bindi aklına. “Yoksa intihar ederim,” dedi. “Bu son paramdı.” Derin derin çekti sigaradan.
“Ben de çok düşündüm,” dedi Yulia. “İntihar etmeyi.” Balıktan bir parça attı ağzına. “Korktum ama.” Ağır bir sessizlik indi masaya.
Necati, kıza açılsana anlamında kaş göz yaptı bana. Bir yudum daha aldım. Yulia, boğazını temizleyerek, “Geçen gün buraya bir emekli asker geldi,” dedi. Neşeli bir ses. İnce parmaklarının arasında ince bir sigara. Gözlerini kısarak bir fırt çekti. Bacakları üst üste. “Radyo televizyon okuduğunu söyledi. Komik biriydi.” Güldü Yulia. “Bana bir sır verdi.” Merakla baktık kıza. Bir daha güldü. “Askerdeyken tek başına uyumaktan korkuyormuş.” Rakıdan bir yudum daha. “Benimki de o hesap. Ben de burada çalışmaktan korkuyorum.” Durdu. Düşündü uzun uzun. “Biraz daha param olsa… Lüks bir ev. Bir araba.” Kafasına renkli, cıvıltılı ışıklar düşüyordu. “Mecbur kalmazdım o asker gibi.”
İç geçirdi. Necati’yle göze göze geldik. Masada bir suskunluk. Borçlarım düştü aklıma. Tuhaf bir hisse kapıldım. Üstüme kayalar devrildi. Reddedilmiştim sanki. Kıza açılmaktan vazgeçtim bir an. Aniden buhar oldu hayallerim. Bir sigara daha yaktım. Necati bardakları dolduruyor.
“Ben artık içmem,” dedi Yulia, masum bir sesle. “Annemi özledim,” diye ekledi. Bardağının dudaklarında parmağını gezdiriyordu. “Biraz daha para toplasam gidip göreceğim.” Derin bir iç çektim. “Belki geri dönmem,” dedi. Necati, dumanı havaya üfleyerek, “Sıkma canını,” dedi kıza. Şefkatle bakıyordu. Babasından hiç bahsetmemişti.
Saatler ilerledikçe mekân doluyordu. Yulia’nın mavi gözleri ötedeki masalardaydı. İçeri birkaç kişi daha girdi. Yulia, hiçbir şey demeden sigarasını küllükte ezerek kalktı masadan. Kırıtarak yürüyordu. İri yarı iki adamın arasına oturdu. O sert yüzü yumuşadı yine. Adamlardan biri elini kızın ince boynuna doladı. Birkaç şişe içki birden indi masaya. Attığı içkili kahkahalar masamıza kadar yuvalanıyordu.
Necati’nin yüzünde ağır düşünceler. Ne düşünüyordu? Yulia’dan tarafa başını hafif çevirip baktı. Sonra elleriyle masaya vurarak kulağa hoş gelen bir ritim tutturdu. “Son bir hafta,” dedi bana bakarak. Parmağıyla tehdit eder gibi bir yaptı. “Son bir hafta.” Borsa işinden bahsediyordu. Eğer olmazsa kendini öldüreceğini söyledi. İntihar etmek isteyen biri her seferinde bunu dillendirir mi? Onu tanıyordum. Cesaret edemezdi.
Masadaki telefonlarımızı, sigara paketlerimizi alıp çıktık. “Petrolün aşağısında bir çorbacı var,” dedi Necati. Ceplerimi yoklayarak yürüyordum.
Arabanın camlarını açtık. Serin, sessiz bir gece yarısı. Tekerlerin altında ezilen mıcır hırıltısı.