Ölümün Büyük Hızı Kesildi

Ölümün Büyük Hızı Kesildi

Çünkü ben anlamasam ve anlatmasam kimse anlamayacak, anmayacak olanı biteni, sanki hiç yaşanmadı bu yaşananlar. Kesildi büyük hızı ölümün, daralınca dünya ve güneşin gürültüyle batışını duymadık sanki. Bir gülün gürültülü soluşunu duymadık, büyük bir göçün ayak seslerini.

Çünkü ben anlamasam ve anlatmasam kimse anlamayacak, anmayacak olanı biteni, sanki hiç yaşanmadı bu yaşananlar. Kesildi büyük hızı ölümün, daralınca dünya ve güneşin gürültüyle batışını duymadık sanki. Bir gülün gürültülü soluşunu duymadık, büyük bir göçün ayak seslerini. Hani avuçlamışlardı tarlaları, gölleri ve denizleri, ve dağları; ama sırtlarına vurup getiremedilerdi. Bir ekmeğin ufalanışı gibi ufalanıvermişti ya ellerinde tarlalar, göller ve denizler, ve dağlar. Hatırlayın, lamba öldü ışığını bırakıp, bırakıp kubbeler uğultusunu. Dolaşıp kentin sokaklarında bütün kurnası kırıkları zapta geçmiştim ben, bütün devrik mezar taşlarını. Şarabın kızıla çalıp dumanladığı efkârlı başımla, ceketimin iç cebinde kara kapaklı bir kitap elli iki sayfa, ki havarisiyim onun ben. Çarşılarına indi, bozdu tezgâhlarını. Açıp açıp vaaz ettim bütün yeraltı kumarhanelerinin iskemle üstlerinde dikilip, kulelerinde şehrin, tepelerinde. Kendi yazdığım İncili vaaz etmeseydim ve dedim: Kesildi büyük hızı ölümün ama unutmayın ve aldanmayın. Duvar yarıklarında büyüyen karanlığı hatırlayın; atın koşuşunu ve sağ bacağından vurulup düşüşünü ilk koşusunda. Ardımızda bıraktığımız nehirleri ve taş köprüleri, çölleri ve dağları hiçbir zaman unutmayın. Unutmadık. Bugün nerede kapısı kilitli bir taş yapı görsek, nerede bakılsa yüzümüze analarına sövmüşüz gibi, kim olduğumuz ve nereden geldiğimiz anlaşılınca unutmuyoruz. Ateşi ve ihaneti gördük çünkü. Hani açtık, hani üşümüştük, hani yorgunduk, usanmıştık; ölüp dirilip ölmekten ve tekrar dirilmekten ölmek için usanmıştık. Büyük hızı kesilmemişti ölümün; parmak uçlarımızdan başlayarak soğuyor ve usulca gün be gün ama hep ölüyorduk bir sonraki sabah dirilebilmek için. Daralırken dünya sağından solundan, dört yıkılmışlık içindeyken dört zorlanan duvar, hiç bitmeyecek gibiyken serin bir yaz sabahı, ovaya bakan tepeye tırmanırken o, şairin sarışın kurdu gibi, ölümün büyük hızı kesildi. Yetindik. Kalk ey sen mezarda uzanan boylu boyunca, Lazarus, fışkırıp doğrul; üstünü başını silkeleyip tozdan topraktan sıyrıl seni saran beyazlıktan ve at kaldırıp bir kenara sıralanmış tahta kapakları üzerinden ve çık dışarı. Ba’sü ba’del-mevt bugün. Donatsın bayraklar kenti baştan başa dalgalanarak. Değişsin ey makus talih artık değişsin. O dirildi, o dirildi diyerek sokaklarda bağırıp koştursun çocuklar; kız kardeşler ısırsın parmaklarını ve analar ağlamasın. Çünkü ölümün büyük hızı kesildi ve daraldı dünya. Ben anlamasaydım ve anlatmasaydım kimse anlamayacaktı, anmayacaktı olanı biteni. Ben sayfalar dolusu yazmasaydım eğer kendi yazdığım İncili, oturup size okumasaydım, kırbacı ve çarmıhı göze almasaydım; ölüm sıradanlaşmasaydı eğer gündelik konuşmalarımız arasında, o vakit tutup kendimi asabilirdim de hiç belli olmazdı. Yahut bir ustura çalabilirdim sağ elimle sol bileğime. Niçin sol ya peki, niçin sağ? Niçin bir parabellum veya revolver değil de ille bir ustura? Çalsaydım kanım coşkuyla akardı dokuz yüz yıldır dinmeyenlerinki gibi. Bir dedemi kumdan tepeler yuttu, ötekini buzdan. Bir dedemi bir şatonun ayak dibine gömdük, bir diğerini uzun sonu gelmez bir duvarın dibine. Yayıldıkça yayıldık atlasın üstüne dökülmüş bir hokka mürekkep gibi; vıcık vıcık bulaştık sağa sola. Doğudan gelmiş bir lekeydik, kuruduk. Sonra ne olduysa oldu ve hınçla boşalan bir havuzu kapamak ister gibiydik. Ne yana koşsak öte yanımızda dinmez bir sızı kanardı boyuna; bir yara kanardı. Sen şuramı öpünce benim, oramdan aşağıya dudağın kanardı. Kendi içine dertop buruşan bir kara deliktik; kendi üstümüze yağıyordu kendi kendimiz kuzeyden ve güneyden. Bahçelerimizi ateşe verip geldik, küplerimizi gömüp belki döneriz diye. Nihayet ölümün büyük hızı kesildi ve daraldı dünya. Omuz üstlerimiz yeşerdi yeniden; yüzümüzde mağrur bir gülücük, dudak kenarlarımızda Allah’ımıza şükreden bir kahkaha. Korkmuyorduk. Silkeleyip çırptık tarlaları, gölleri ve denizleri, ve dağları; dümdüz serdik boylu boyunca önümüze, ütüleyip süsledik kenarlarını. Eksikti ama tertemizdi; bizimdi, lekesizdi. Ben anlamasam ve anlatmasam kimse anlamayacaktı, anmayacaktı olanı biteni. Sanki hiç yaşanmamıştı bu yaşananlar; kesilmemişti sanki büyük hızı ölümün. Daralınca dünya… Bağışlayın, bilmiyorum bu kaçıncı birinci-ikinci-üçüncü-dördüncü; artık bilmiyorum kaçıncı kez yeni ama demiş bulundum bir kez. Unutmam imkânsız. Gelmiş bulundum, söylemiş bulundum; söylenmemiş sanıp kim ne demiş ne zaman nerede nasıl niçin demiş bakmadan etmeden tastamam. Yazmış bulundum ama ne çıkar? Herkes her zaman her şeyde ilk olmanın eh ne de haklı ününü kimselerle paylaşıyor mu? İşte ben de çalmış bulundum. Bizim asaletimiz bizimle başlar. Hep yeni, her şey daima yenilenmeli; eskimişe, tozlanmışa, solmuşa yer yok. Ne önemi var bütün bunların artık zaten? Gazetenin ne önemi var, yazının ne önemi var, şiirin ne önemi var? Bir çerçevenin içinde kayıp gitmiyorsan, diyeceğini on beş on altı saniyede dedin dedin; diyemiyorsan öyleyse dediğinin ne önemi var? Yine de yazıyorum işte. Çünkü ben anlamasam ve anlatmasam kimse anlamayacak, anmayacak olanı biteni. Sanki hiç yaşanmadı bu yaşananlar. Kesildi büyük hızı ölümün, daralınca dünya ve güneşin gürültüyle yarıp tepeleri en kızılından doğuşunu duymadık sanki...

Ömer Faruk

Editör

  • #Ölümün Büyük #Hızı Kesildi
Ayarsız Şubat - 2026 Sayı:120
Makale Sayısı :
Sayfa Sayısı :
Sayı Hakkında :

2026 Şubat ayına ait sayımız




Abone Olun ve hiçbir sayıyı kaçırmayın
Her ay, posta kutunuza geliyor
Tüm arşivler, çevrimiçi erişilebilir
Dijital versiyon, Epsiloon uygulaması ile
Abone alanı, hesabınızı yönetmek için